Google

ACIDAN GEÇMEYEN ŞARKILAR BİRAZ EKSİKTİR

[16:45], 29.VIII.2007

 

ACIDAN GEÇMEYEN ŞARKILAR

 

BİRAZ EKSİKTİR

 

Sezen Aksu dinliyorum sabahtan beri… Bu kadın, eksik bir şiir mi yazıyor? Ne münasebet? İronik bir adlandırma değilse, fazla tevazu...

 

 

 

Beylik bir tâbir olacak biliyorum ama varsın olsun bir kez de ben söyleyeceğim, herkesin, özellikle bizim kuşaktan herkesin, hayatının bir köşesinde, kalbinin ücrâ bir kuytusunda, kulağının gizli bir odacığında, eski fotoğraf albümlerinin bir yaprağında, bir Sezen Aksu nağmesi saklanır.

 

Nasıl sızmıştır bu kadar iliklerimize, o miniminnacık kadın, nâmıdiğer minik serçe? Hepimizin yaşadığı şeyleri, hangi gece, gökte biraz yükselip, bir bir toplamıştır? (Hani, ilkokulda öğretmenimiz, ertesi sabah defterlerimize yıldız kondurmak için, bir gece öncesinden gökte yıldız toplamaya çıkardı ya…)

 

 

 

 

Bütün aşklarımıza selâm gönderdiğimiz, İzmir’in Egesinden, İstanbul’un Boğazına hayta uçuşlar yaptığımız ıssız ve gürül gürül, yalnız ve kalabalık, kurak ve binbir çiçek, isyankâr ve savunmasız ufuklara otağ kurmuş bir uçurum ya da sağ-sâlim ve göz alabildiğine geniş bir düzlük Sezen Aksu’nun şiiri…

 

Eksik mi bu şiir? Ne münasebet? Neresi eksik?

 

tadım/lık:

 

GİDEMEM

Bazen daha fazladır her şey
Bir eşikten atlar insan
Yüzüne bakmak istemez yaşamın
O kadar azalmıştır anlam

O zaman hemen git radyoyu aç bir şarkı tut
Ya da bir kitap oku mutlaka iyi geliyor
Ya da balkona çık bağır bağırabildiğin kadar
Zehir dışarı akmadan yürek yıkanmıyor

Ama fazla da üzülme hayat bitiyor bir gün
Ayrılıktan kaçılmıyor
Hem çok zor hem de çok kısa bir macera ömür
Ömür imtihanla geçiyor

Ben bu yüzden hiç kimseden gidemem gitmem
Unutamam acı tatlı ne varsa hazinemdir
Acının insana kattığı değeri bilirim küsemem
Acıdan geçmeyen şarkılar biraz eksiktir

Bir şiirden bir sözden
Bir melodiden bir filmden
Geçirip güzelleştirmeden can dayanmıyor
Yıldızların o ışıklı fırçası azıcık değmeden
Bu şahane hüzün tablosu tamamlanmıyor

Ama fazla da üzülme hayat bitiyor bir gün
Ayrılıktan kaçılmıyor
Hem çok zor hem de çok kısa bir macera ömür
Ömür imtihanla geçiyor

Ben bu yüzden hiç kimseden gidemem gitmem
Unutamam acı tatlı ne varsa hazinemdir
Acının insana kattığı değeri bilirim küsemem
Acıdan geçmeyen şarkılar biraz eksiktir

 

(Eksik Şiir, s.211.)

 

*****

 

 

 

 

 

 

 

Yorum (3) Yorum yaz!

APTAL, O KADARINI BİZ DE ANLADIK

[19:35], 31.VIII.2007

 

APTAL, O KADARINI BİZ DE ANLADIK

 

Sonuçlar mı önemli süreçler mi? Sonuçlar lehimizeyse sonuçlar, süreçler lehimizde gibi görünüyorsa da süreçler mi?

 

Şöyle bir fiyakalı aşk hikâyesi düşünelim, arkamıza yaslanıp. Fiyakalı, yani Yeşilçam filmlerini aratmayacak kadar alengirli, entrikası Bizans’ı çatlatacak kadar girift, Leyla, Mecnun, Aslı, Kerem, Romeo, Juliet gibi bir çırpıda saydığımız sağlam aşk kahramanlarının da ağzını sulandıracak kadar efsanevî. Ah, tabi ki aşk deyince, sağına soluna bol bol hüzün, gözyaşı, salya sümük, yanlış anla(şıl)ma, "âh minel aşk" çığlıkları eklemeyi de unutmamalı değil mi?

 

Sonuç mu? Bir aşkın en güzel sonucu nedir? Bildiniz: AYRILIK...

 

Ayrılıklarından sonra bu efsanevî aşk kahramanları eski bir aşk defterinin yaprakları arasında gidip gelirken, yapay nezaket cümleleri içine sakladıkları imâlı sözlerle birbirlerini habire suçlarken, tam biri bir fotoğrafa bakarken “ahh... nerde o günler...” dese, diğeri “eee... sonuçta her şey bitti, ayrıyız işte...”ye getirmez mi lafı?

 

Şimdi hangisinin yanında olmalı? Ayrılmışlık gerçeğinin mi (sonuç) , yoksa geçmişte yaşanılan -sözde- o büyük aşkın mı (süreç) ?

 

Ben hemen oturduğum yerden kalkıp, Oğuz Atay’ın Tehlikeli Oyunlar'ının son paragrafını okumaya gidiyorum, izninizle...

 

 

 

 

“Hava kararıyordu. Köşeden bir genç kızla bir genç adam göründü kolkola. Delikanlı bir şeyler anlatıyordu, genç kız da başını sallıyordu. ‘Bana kalırsa film biraz karışıktı,’ dedi genç adam. ‘Bazı yerlerini anlayamadım.’ ‘Canım,’ dedi kız, ‘Sonunda çocuk ölüyor işte.’ ‘Aptal,’ dedi delikanlı, ‘O kadarını biz de anladık.’ ”

(Tehlikeli Oyunlar, s.474.)

Yorum (2) Yorum yaz!

HİS VAR MI BU ÂLEMDE NEKÂHET GİBİ TATLI?

 

[19:55], 28.VIII.2007

 

HİS VAR MI BU ÂLEMDE

 

NEKÂHET GİBİ TATLI?

 

Hafta sonu, yalnız, hasta, -yarıştan çekilme vakti yaklaştığı hâlde- hâlâ yarış boyunca bir arpa boyu yol gitmemişlik ve geç kalmışlık duygusuyla tedirgin,  huysuz, hastalık boyunca ara ara gelen sıtmaya benzer ateş nöbetlerinin oluşturduğu kısa süreli bilinç yitirimlerinin sonucunda korkak,  rüyaların, kabusların, hafakanların, halüsinasyonların birbirini hangi hızla ve hangi sırayla takip ettiğini fark edemeyecek kadar sersem, bir bozkır yazında, her yanı kavuran bir sıcaklıkta üşüdükçe sarındığı yorganını ve yatağını birkaç kez lavaboya gitmek dışında neredeyse hiç terk etmediği hâlde ağır maden işçileri hemşerileri kadar yorgun, ya da adamakıllı dayak yemiş kadar hâlsiz, “olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi” sözünü tekrarlaya tekrarlaya hayattaki her türlü devlet ve ikbâl hırsından sıyrılmış mütevekkil, bezgin, her türlü günahına ve dünyalık arzuya burun kıvırmış tövbekâr, , bî-ilaç ve sefil bir adamdım.

 

Pazar akşamı başlayan nekâhet dönemiyle birlikte, Muhibbî’nin (Kanuni Sultan Süleyman Han’ın)

 

Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi

Olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi

 

beyti, yerini yavaş yavaş Yahya Kemal Beyatlı’nın Ses adlı şiirinin girişine bırakıyor:

 

 

 

 

 

 

Günlerce ne gördüm, ne de bir kimseye sordum;

“Yâ Rab! Hele kalb ağrılarım durdu.” diyordum.

His var mı bu âlemde nekâhet gibi tatlı?

Gönlüm bu sevincin helecaniyle kanatlı

Bir tâze bahâr âlemi seyretti felekte.

Mevsim mütehayyil, vakit akşamdı Bebek’te;

Akşam... Lekesiz, sâf, iyi bir yüz gibi akşam...

******

*****

****

***

**

*

(Kendi Gök Kubbemiz, s.86.)

Yorum (4) Yorum yaz!

AH, HAYATA ANCAK SELÜLOZİK BİR KAPIDAN GİREBİLENLER…

 

[16:45], 23.VIII.2007

 

AH,

 

HAYATA ANCAK

 

SELÜLOZİK BİR KAPIDAN

 

GİREBİLENLER…

 

Pencereden sessizce bakmak zorunda kalanlar bilir: hayata karışmanın nasıl da zor olduğunu,

 

Damarlarındaki kanın yavaş yavaş çekildiğini görenler bilir: hayata karışmanın nasıl da zor olduğunu,

 

Hayata katılmak ile katılmamak arasında bir farkın kalmadığını nihayet anlayanlar bilir: hayata karışmanın nasıl da zor olduğunu,

 

Suyu tükenenler, suyu tüketenler bilir: hayata karışmanın nasıl da zor olduğunu,

 

***

 

Biraz hayata karışmaya gidiyorum: Perşembe: Papağan: Rainer Maria Rilke’nin romanı gelecek: Malte Laurids Brigge’nin Notları (Die Aufzeichnungen der Malte Laurids Brigge): ve Michel Butor’un Değişim’i (La Modification) üzerine bir çözümleme...

 

 

 

***

Ah, hayata ancak selülozik bir kapıdan girebilenler… :))

Yorum (yok) Yorum yaz!

ASIL BU İŞLER BİTİNCE ÖZLEYECEKSİNİZ ONU!

 

[17:25], 22.VIII.2007

 

ASIL BU İŞLER BİTİNCE

 

ÖZLEYECEKSİNİZ ONU!

 

Dört beş ay önce bir arkadaşımın babası öldü. Taziyelerimi, uzaktan, telefonla bildirmiştim. Sonra yüz yüze karşılaşınca ilk konuşmamız babasından oldu haliyle..

 

Aradan aylar geçince, o ilk günkü işler bitince, günlük hayata dönünce, “Allah rahmet eylesin, iyi adamdı” sözleri yavaş yavaş seyrekleşip bir gün çekilip gidince, babasının yokluğunu daha iyi fark etmeye başladığından dem vurdu.

 

Bir yakınımızın, hatta çok yakınımızın diyeceğim,  ölümüyle karşılaştığımızda, etrafımızda kalan diğer sağlar ve yapılması gereken kimi mecburi işler (ölüyü yıkama, mezar yeri seçme, defin vs. gibi işler)  o ölüm acısının etrafında kısa süreli ve yapay bir güvenlik çemberi oluşturuyor. O çemberden, köşesinde bekleyen "mutlak acı" zaman zaman sızmaya çalışsa da tam oturmuyor içine insanın. Çember zayıflayınca ve hatta iyice kaybolunca, işte o zaman fark ediyoruz kayıpları...

 

*

 

James Joyce’un Kızkardeşler (The Sisters) hikâyesindeki o cümle geliyor akla:

 

 

 

‘It’s  when it’s all over that you’ll miss him,’ said my aunt.” (Dubliners, p.15.)

 

*

 

Özlüyorum…

 

***

Yorum (yok) Yorum yaz!

NEDEN BANA KARŞI BU KADAR MERHAMETLİSİN?

[17:40], 21.VIII.2007

 

NEDEN BANA KARŞI

 

BU KADAR MERHAMETLİSİN?

 

Öteden beri, herhangi bir eserin niteliği ile ilgili bir turnusol kâğıdım var: “Bende yazma isteği uyandırıyor mu?” Çok güvenilir olmayabilir ama benim de iyi kötü elimde tuttuğum terazi (turnusol kâğıdı mı demiştim) bu..

 

Ingmar Bergman (1918-2007) nefes alıyorken, yani ölmeden birkaç gün önce Yedinci Mühür’ü (The Seventh Seal) dün gece de Bir Evlilikten Manzaralar’ı (Scenes from a Marriage)  izledim..

 
 

 

Her ikisi de bende, hem kendileri hakkında hem de ilk bakışta filmle hiç ilgisi kurulamayacak birçok şey hakkında bir şeyler yazma isteği uyandırdı. Bir gün, mutlaka, daha yakından izleyip, her ikisi için de birer yazı yazmak istiyorum…

 

Nerede okuduğumu, kime ait olduğunu ve kelimesi kelimesine hatırlayamadığım bir söz var: “Büyük eserler, hatalarıyla sevaplarıyla, eksiklikleriyle fazlalıklarıyla büyüktür.”

 

Bu sözün içinde geçtiğini iyi hatırladığım bir kelime var: HAŞİV: Yani, yazıyı ve konuşmayı gereksiz ayrıntılarla uzatma, doldurma..

 

 

Belki de üç CD’den oluştuğu için Manzaralar başlamadan önce uzunluk ile ilgili bir önyargıyla oturdum ekranın karşısına ve filmi izlerken haşiv kelimesi zihnimde dolandı durdu. Evet, biliyorum, söylüyorlar, Bergman’ın tarzı bu(ymuş)… Ama “şaheser – haşiv” ilişkisi, ilginç geliyor bana… Yakından bakmaya değer…

 

Bir Evlilikten Manzaralar, bugüne kadar izlediklerim içinde (ne kadar film izledimse !! ) “aşk”, “evlilik”,  “boşanma”, “mutluluk”, “şiddet”, “sevgi”, “merhamet” , “şefkat”, “aldatma”, “monogami/poligami” vb. gibi kavram ve olgular arasındaki ilişkiyi irdeleyen en iyi filmdi..

 

*

 

Aşk-sevgi-şefkat-merhamet demişken, birkaç saat önce okumaya başladığım Paul Auster’den küçük bir alıntı:

 

- Neden bana karşı bu kadar merhametlisin, diye sorar.

- Çünkü seni seviyorum, der Anna. Bu kadar basit.

( Yazı Odasında Yolculuklar,  s.24.)

 

****

Yorum (yok) Yorum yaz!

BENİM HİÇBİR ŞEY UMURUMDA DEĞİL

[05:25], 08.IX.2007

 

BENİM HİÇBİR ŞEY UMURUMDA DEĞİL

 

 

Günlerce bu şiiri okuyabilirim. Günlerce bu şiir de beni okusun...

 

 

İSYAN ETMİŞİM

 

Aya öfkelenmişim ben,

işte böyle kapkaranlık bir gece olmuşum.

Padişaha kızmışım,

çırılçıplak bir yoksul olmuşum.

 

Güzeller sultanı gel demiş,

evine çağırmış beni.

Ben bir yolunu bulmuşum,

yola baş kaldırmışım.

 

Sevgilim baş çeker, naz ederse,

gamlara atar, kararsız korsa beni,

bir kez olsun ah demem, inad için.

Ah'a da kızmışım ben.

 

Bir bakarsın altınla aldatır beni o.

Bir bakarsın şanla şerefle aldatır beni.

Oysa altın falan istemiş değilim ondan,

şanla şerefe hele çoktan boş vermişim.

 

Ben bir demirim,

mıknatıstan kaçıyorum.

Bir saman çöpüyüm ben,

mıknatıslara yan çizmişim.

 

Ben öyle bir zerreyim ki,

bütün âleme isyan etmişim.

Havaya, toprağa isyan etmişim,

Ateşe, suya isyan etmişim.

Altı yöne isyan etmişim.

Beş duyuya isyan etmişim.

 

Hava, toprak, ateş, su da neymiş ki,

altı yön de neymiş,

beş duyu da ne.

Benim hiçbir şey umurumda değil.

 

[Mevlânâ Celâleddin Rumi]

Yorum (1) Yorum yaz!