Google

50. SANAT YILINDA ERDEM BAYAZIT ile...

50. SANAT YILINDA ERDEM BAYAZIT

ile...

Söyleşi: Dinçer Eşitgin


Dinçer Eşitgin, Erdem Bayazıt 

[10:30-13:30]
09.II.2008, Cumartesi
Kozyatağı / İstanbul

 

Efendim, öncelikle 50. sanat yılınızı kutlu olsun...

Teşekkür ederim.


İlk gençlik yıllarınızdan bugünlere doğru gelmek istiyorum. Ama bu 50. sanat yılını kısaca değerlendirmeniz mümkün mü? Sanatta elli yılı, yani yarım asrı geride bıraktınız. Bu nasıl bir duygu?

Sanatta elli yıl. Bu, mühim bir şeydir tabi ki. Bunu geçen sene Rasim (Özdenören) vesilesiyle de biraz düşünmüştüm. Ama burada yalnız sanat yok, biz koşturduk yıllar boyunca... Ayrıca biz, yalnızca yazan, yalnızca okuyan, yalnızca konuşan, yalnızca dolaşan bir insan da değiliz.

 

Elbette efendim, fildişi kulesinde değil, sahadasınız...

Muhakkak, sahadayız. Hem de nasıl bir sahadayız? 70’li yıllarda geceler boyu sabaha kadar gençlere konuştuğumu bilirim. Konuştuğumuz şey şu: “Kardeşim biz okumaya, biz meselelerimizi konuşmaya, biz yazı yazmaya mecburuz, mahkûmuz. Bunu yapmadan da bir adım ileri gidemeyiz. Binaenaleyh, ilk görevimiz de budur.” Şimdi diyeceksiniz ki “Yahu her gün okuldan dağılan çocukların üzerine bomba atılıyor. Her gün, üç kişi, beş kişi, on kişi ölüyor. Siz de okuyun diyorsunuz...” Ama bu ortamda ne yapalım? Bir taraftan partiler kurulmuş ve çok sıkıştırılıyoruz. Çünkü hepsi gençliği istismar etmek istiyor. Biz de onları bloke ediyoruz. Kuzuyu kurda yem etmemek için. Sabahlara kadar konuşuyorum. Tabi ki konuşmalarımızı birkaç hadis üzerine bina ediyoruz. Biri şudur: “Kıyamet koparken bile elinizdeki yeşil fidanı dikeceksiniz.” Bir gün bakıyorsunuz ki pencereden, dışarıda kıyamet kopuyor. Bombalar atılıyor, bilmem ne oluyor, şu oluyor, bu oluyor, kıyamet kopuyor. Kafanızı kaldırıp bakacaksınız sonra tekrar indireceksiniz ve diyeceksiniz ki “Dışarıda kıyamet var ama benim yapmam gereken iş, elimdeki fidanı dikmektir”. İşte o konuşmalarda benim yaptığım da buydu. Böyle konuşmalar yapardım. Çünkü içi boş bir milliyetçilik her zaman zarar verir. İşte mesela Hırant Dink’i öldürdüler. Hırant Dink, doğduğu toprağı seven bir adam. Ve en çok koruyacağımız insan. Ayrıca, vatanını yani doğduğu toprağı sevmekten daha mübarek ne olabilir? Ne olabilir? Ama öldürdüler. Çok da güzel bir şiir yazdı Cahit Koytak onun için.

 

Bu 50 yıllık sanat hayatınızda, XX. yüzyıl Türk edebiyatının özellikle ikinci yarısına yön veren köklü dergilerdeki tanıklığınız dikkat çekici...

Evet, küçük de olsa bir hizmetimiz olduysa ne mutlu. Ama her şeye rağmen, o gün bugündür biliyorsunuz, maalesef bizi ‘yok gibi’ farz edenler de vardır. Nazım’ın oğlu Memet Fuat’ın neşrettiği bir antoloji çıktı. Bu antolojide Sezai Karakoç da var. Bu antoloji ile ilgili bir yazı çıkmıştı Cumhuriyet gazetesinde o dönemlerde. O yazıda şöyle diyordu (yazar adı hatırımda değil) Mehmet Fuat için, “Ben senin solcu olmadığını zaten biliyordum. Senin, baban Nazım Hikmet dışında solculukla hiçbir alakan yok. Sen Sezai Karakoç’a nasıl yer verirsin”. Böyle bir şey olabilir mi? İşte böyle bir ortam vardı. Bizi ‘yok gibi’ farz ediyorlardı. Yine hiç unutmam, onu da anlatmak isterim: Mavera dergisi yavaş yavaş okunmaya başlamıştı. Bu sefer de “Bunlar Aramko’dan besleniyorlar” demeye başladılar. Ben Aramko’nun ne olduğunu hiç bilmiyorum. Ama sonra öğrendik ki meğer bir Arap şirketiymiş. Yani bize deve irisi, koca koca adamlar, “Siz Arap doları yiyorsunuz” diye iftira atıyorlar. Halbuki biz o günlerde, her gün Mavera’da karnımızı nasıl doyuruyoruz, anlatayım: Mavera’da toplanıyoruz, yemek yemek mecburiyetindeyiz. Rahmetli Cahit gitti, bir çuval mercimek aldı, bir çuval da nohut, soğan aldı. Biz her gün, mercimek çorbası ya da lapası neyse, onun başına otururuz, kim gelirse artık, yani sağdan soldan memur şu bu. Çünkü herkes parasız o dönemde. Biz karnımızı böyle doyuruyoruz, çorba yapıyoruz her gün Mavera’nın mutfağında. Arap dolarları, Aramko’lar nerde? Hatta şimdi Anadolu’ya gittiğimde, bir minare ustası yaklaşır yanıma, der ki Mavera’da o mütevazı sofrada yediği yemeği hatırlatır ve “Ben onu unutamıyorum, o bir cennet taamıydı” der. Benim en büyük mutluğum odur.

 

Biraz lise yıllarınızdan bahsetseniz...

Belki hayatımda ilk defa liseyi değişik bir şekilde yorumlamak, lisedeki bu birikimi anlatmak istiyorum. 1955 yılında lise öğrencileri bir araya gelmişler ve ilk defa Anadolu’da bir edebiyat harekâtı, bir okuma harekâtı başlamış. Bu da tabi Nuri Pakdil gibi gerçekten çok ışıltılı, çok vurgulu bir sanatkârın, bir yazarın önderliğinde olmuş. Biz lise birinci sınıfa başladığımızda Nuri Pakdil lise dördüncü sınıfta okuyordu... O zaman iki türlü lise vardı. Bir dört sınıflı liseler, bir üç sınıflı liseler. Maraş gibi bir yerde, Nuri Pakdil’in getirdiği yenilik nedir? O günlerde, Maraş otuz kırk bin nüfuslu bir kasaba sayılabilir. Nuri Pakdil lise edebiyat kolunun Hamle dergisini çıkarıyor. Ayrıca yine Maraş’taki yerel gazetelerin birinde, Hizmet adlı mahalli gazetede, henüz lise öğrencisi olan Nuri Pakdil sanat sayfası düzenliyor. Tabii sadece Nuri Pakdil değil, orada önemli isimler de var. Mesela bizim Mustafa Atatanır diye bir edebiyat hocamız var, kendisi Ahmet Hamdi Tanpınar’ın talebesidir. Atatanır Hocanın, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Hikâyeciliği üzerine bizim çıkardığımız Hamle dergilerinde de birkaç sayı süren ciddi değerlendirme yazıları vardır. Atatanır Hoca, Büyük Doğu çıkarken Necip Fazıl’la da beraber çalışmış. Biz de Nuri Pakdil’in izinden gidiyoruz. Nuri Pakdil, çok pırıltılı, çok coşkulu, çok müthiş bir insan. Nuri Pakdil, bizim ağabeyimiz, biz her şeyi ondan görmüşüz. Mesela, onun o dönemde oynadığı üç tane piyes var: Bir, Cevat Fehmi Başkurt’un Paydos’u. İki, Moliere’in Kibarlık Budalası. Üç, yine Moliere’in Hastalık Hastası... İyi bir tiyatro izleyicisiydim ben ve o üç oyunu ilk kez Nuri Pakdil'den seyrettim. İstanbul’a geldiğim zaman bütün o Kenterleri, Genco Erkalları, hiç kaçırmadan seyrederdim. Hiç birinden aşağı değildi Nuri Pakdil, fevkaladeydi. Hatta Paydos’ta Muallim Murtaza’yı oynarken ağladığımı hatırlıyorum.

 

Sizin için önemli bir ufuk Nuri Pakdil...

Tabii bizim için lise ikinci sınıfta böyle bir ufkun açılması çok mühim, bu bir. İkincisi, o dönemde Nuri Pakdil'in çıkardığı Hamle dergisi ve mahalli gazetelerdeki sanat sayfaları çok büyük yankı yaptı. Diyebilirim ki her sayısı Türkiye çapında yankı yapardı, Nurullah Ataç, Salah Birsel bunlardan bahsederdi. Kitaplarda var bunlar, atıflar yapmışlardır. Bizim için Nuri Pakdil bu, anlatabiliyor muyum? Hatta Hukuk Fakültesinde okurken yazları Maraş’a geliyor, bizimle irtibat kuruyor, yani Nuri Pakdil bize ağabeylik yapıyor. Edebiyat’ın tutmasında, Edebiyat dergisinin ekol olmasında da bu çok önemlidir. Bu da Nuri Pakdil’in eseridir, öncü Nuri Pakdil’dir. Her bakımdan gerek yazıdaki stili bakımından, gerek oyunculuğu bakımından önümüzde bir öncü, bir liderdir. Biz tamamıyla ona öykünüyoruz, ona öykünerek yazı yazıyoruz... Ve tabii ki çok büyük emeği var üzerimizde. Ama çok enteresan bir insandır, birlikte yaşamak gerçekten çok zordur. Onunla, en uzun birlikte yaşayan da ben oldum. Bahçelievler’de, Bülbülderesi’nde, Rasim Özdenören’le, Nazif Gürdoğan’la da bir ara beraber kalmışızdır. Hatta Rasim’in anne ve babası vardı, bir odada onlar otururdu, bir odada Rasim ile ben. Bu iki üç sene devam etti. Rasim Amerika’ya gitti o sırada, ben onlarla kalmaya devam ettim. Çok tatlı günlerimiz oldu.

 

Maraş Lisesi’nde Cahit Zarifoğlu, Rasim Özdenören, Alaeddin Özdenören, Mehmet Âkif İnan gibi arkadaşlarınız var. Acaba siz bu buluşmayı nasıl yorumluyorsunuz?

En ufak bir şüphe yoktur ki bizim bir araya gelmemiz Cenab-ı Allahın bir lütfudur.  Önce Mehmet Akif İnan’dan bahsedeyim biraz. Mehmet Âkif İnan, hayat boyu konferanslar verdi, bütün Anadolu’yu dolaştı. Bilhassa edebiyat ve medeniyet üzerine ilişkiler kurdu. Âkif İnan, Urfa’dan Maraş’a geldiğinde, Alaeddin’in sınıfındaydı. Alaeddin bir gün geldi, dedi ki “Urfa’dan biri geldi, aruzla heceyle şiir yazıyor, bizim yazdıklarımızı da hiç önemsemiyor, onlara en ufak bir değer vermiyor” dedi. Âkif İnan’la biz de tanıştık. Fakat sonra Nuri Pakdil’in tesiriyle aruz ve heceden vazgeçti, biliyorsunuz. Nuri Pakdil anlata anlata onu değiştirmiştir. Düşünün bir Mehmet Âkif İnan geliyor, aruzla yazıyor ve epey bir mesafe almış. Sonra Nuri Pakdil’in etkisiyle aruzdan da heceden de vazgeçiyor. Âkif’te öyle bir duygu gelişti ki “Ben öyle yepyeni bir şey yazayım ki onu kimse aşamasın”. Bunu da gerçekleştirdi, beyit ve mısraı bir bakıma diriltti ama klasik tarzda değil, tamamen yeni bir bakışla. Mesela, bir gün Sezai Karakoç gelmiş, Hilal dergisinin Ankara’daki bürosuna. Hilal dergisi, o günün en çok satan dergilerinden biri, Mehmet Âkif İnan çıkarıyor. Âkif İnan’ın da hararetle aruzu savunduğu zamanlar, Sezai Karakoç’a diyor ki, “Sen bu işi bırak, aruzla şiirler yaz.” Sezai Karakoç’un bu yüzden Âkif İnan’a karşı bir kırgınlığı vardır.

Dediğim gibi, Allah’ın bir lütfu, bir tecellisidir, bir araya gelmemiz. Anadolu’da böyle bir okuma harekâtının başlaması önemli bir şeydir. Edebiyat öğretmenleri açısından da şanslıyız. Biraz önce bahsettim, Tanpınar’ın öğrencisi Mustafa Atatanır edebiyat hocamız. Ayrıca yine bir başka edebiyat hocamız, Haldun Taner’in öğrencisi Handan Hanım’dır ki beni öğretmenler odasında ilk kez diğer öğretmenlere takdim eden de odur. Bir de Yusuf Ziya Bey diye bir edebiyat öğretmenimiz var. O da bizi çok seviyor, çünkü o zamanlar Rasim’in Varlık’ta yazıları çıkıyor, biz çeşitli yerlerde yazı yazıyoruz. Hatta bir gün, tam hatırlayamıyorum Ataç mı ölmüştü, Sait Faik mi, hangisiydi, sanki bizim yakınımızmış gibi, Yusuf Ziya Bey geldi başsağlığı diledi. Kendisi de edebiyat öğretmeni olmasına rağmen, bizi edebiyat ailesinden görüyordu. Böyle hocalarımız vardı, böyle bir ortamımız vardı. Bu Allah’ın bir lütfu değildir de nedir? Yani burada anlatmak, vurgulamak istediğim şu: Türkiye’de ilk defa Anadolu’da bir okuma harekâtı başlamış. Biz lise edebiyat derslerinde nerde kalmışız? Mehmet Âkif’te kalmışız. Ben o zamanlar, Gençlik gazetesinin genel yayın sekreteriyken gazetenin sahibi İstanbul’a giderken bana soruyor, “İstanbul’a gidiyorum, ne getireyim sana?” Ben de ondan Sezai Karakoç’un Körfez’ini, Şahdamar’ını, Turgut Uyar’ın Dünyanın En Güzel Arabistanı’nı, Edip Cansever’in kitaplarını, yani o gün için II. Yeni’nin ne kadar kitabı varsa, ben onları istiyorum. Bize geliyor ve elimden düşmüyor, sabahlara kadar okuyorum...

 

Ezberleyip, Maraş caddelerinde volta atarken arkadaşlarınıza okuduğunuzu biliyoruz...

Aynen öyle. Ezberliyorum ve arkadaşlara okuyorum. Özellikle de Cahit (Zarifoğlu) ile paslaşarak. Cahit ve ben tabii özellikle, hastalık derecesinde... Çünkü şairiz. Bu okuma harekâtı çok önemlidir, Maraş’taki harekâtın özüdür, belkemiğini oluşturur.

 

Efendim, bu okuma harekâtını biraz örneklerle açmak isterim. Okuma serüveninizin Hazret-i Ali kıssalarıyla başladığını, Feridun Fazıl Tülbentçi, Abdullah Ziya Kozanoğlu ve Nihal Atsız ile devam ettiğini okumuştum. Kimleri daha çok okuyordunuz?

İlkokuldayken her gece mutlaka bir Hazret-i Ali kitabı okurdum. Maraş’ta Ulu Cami’nin kenarında satılırdı o kitaplar. İlkokulda bir arkadaşım vardı Hacı Elmas. Onunla beraber alır, değiş tokuş ederdik, yani masrafı yarıya bölmüş olurduk. Tabi ağlayarak okurduk. Dini alt yapım bu kitaplardan gelir. Ortaokulda Feridun Fazıl Tülbentçi’nin kitaplarını okumaya başladım ve ben ne kadar kitabı elime geçtiyse okumuşumdur. Sonra Nihal Atsız ve Abdullah Ziya Kozanoğlu ile tanıştık. Bozkurtlar Diriliyor’u, Barbaros Hayrettin’i, Oruç Reis’i falan okuduk. Tabi bu kitaplar çok heyecan verici kitaplardı. Benim tarih bilgim biraz da buralardan gelir. Şimdi düşünüyorum ve aslında çok da merak ediyorum, bu kitaplar nerede, hâlâ okunuyor mu, çocuklara veriliyor mu? Çünkü müthiş kitaplardı onlar. Mesela, M. Turhan Tan’ın Viyana Dönüşü adlı romanı müthiş bir kitaptır. Lise ikide ben klasikleri okumaya başladım. Ev ödevim zannederim, Flaubert’ten Madame Bovary idi. Tabi ondan evvel, bende müthiş bir Rus romanı aşkı başlamıştı. Dostoyevski hayatımın içine girdi.

 

O dönemdeki sınıf arkadaşlarınızın hepsinde Dostoyevski hayranlığı göze çarpıyor...

Tabi ki... Çünkü hep beraber okurduk. Mesela rahmetli Cahit’e baskı yaparak çok zor okuttuğumu hatırlıyorum. Ama sindirmiştir. Çünkü Cahit çok zor okurdu, aynen Özal gibi Red Kit okumayı severdi. Ben hâlâ okurum hatta şu anda bile başucumda açıktır Dostoyevski’nin Suç ve Ceza’sı, Budala’sı, Karamazof Kardeşler’i. Tabi yalnız Dostoyevski değil. Şolohov’u üç kere beş kere okumuşumdur. Boris Pasternak’ın Doktor Jivago’sunu unutmamak lazım. Pasternak müthiş bir şair, hem bir şair hem bir romancı. Yine Gogol, dönüp dönüp okuduklarımdandır. Gogol’un Ölü Canlar’ı benim için bir numaradır. Mesela Orhan Pamuk’un Kar’ını okuyorum, Dostoyevski’nin Ecinniler’ini görüyorum orada. Kar’daki modelin oradan geldiğini düşünüyorum. Yine Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Saatleri Ayarlama Enstitüsü de oralardan ilham almıştır. Yalnız bunlar değil tabii ki Rus romanı çok büyük, evrensel bir romandır, insanı anlatır ve birçok yazarı etkilemiştir.

 

Efendim,  ‘Büyük Doğu’, ‘Diriliş’, ‘Edebiyat’ ve özellikle kurucusu olduğunuz ‘Mavera’ gibi dergileri, bu dergiler çevresinde oluşan edebiyat hareketlerini sizin anlatımınızla dinlemek isterdik...

Biliyorsunuz Büyük Doğu’yu Necip Fazıl Kısakürek çıkarıyor, “kapattım” diyor dergi kapanıyor, “çıkıyoruz” diyor dergi çıkıyor. Diriliş de aynı şekilde. Sezai Karakoç, sene 1967 olmalı, bir gün Ankara’ya geldi. Kızılay’da yürüyoruz, Sezai Karakoç “Diriliş’i kapatıyorum” dedi. Ben de itiraz ediyorum:  Ağabey, yapma etme, kapatma. Bu dergi artık sadece senin dergin değildir, hepimizin, milletin dergisidir.” O da “Hayır benimdir, kapatırım” diyor. Öyle bir tartışmamız oldu. Tabi ben onların o derinliğinin farkında değilim. Ben 300 lira maaş alan bir memurum. İstifa edeyim, ne olacak ki diye düşünüyorum. “Şu 12 sayı içerisinde dört beş tane kitap var onları neşrederek devam ederiz” deyince sinirlenerek “Sen ne bilirsin? Sen ne anlarsın? Bizde daha ne kitaplar var?” diye bana çıkıştı. Sonra da zaten dergiyi kapattı. O kapatınca, biz dedik ki bir dergi çıkaralım. Hatta aramızda espri de yapıyoruz “mendil kadar bir dergi çıkaralım” diye. Cahit yazıyor, Rasim’in de hikâyeleri var ama bende yazılmış bir şey yok. “Hem bu sayede elimiz de yazıya alışır, bir mendil kadar da olsa bir dergi çıkaralım” diyoruz.

O günlerde Sezai Karakoç Ankara’ya çok sık gelirdi. O gelişlerden birini daha anlatmak isterim: Mevlâna ile Şems arasındaki ilişkiye benzer bir ilişki vardı, Rasim Özdenören ile Sezai Karakoç arasında... Rasim Özdenören daha önceden Sezai Karakoç’a “Ağabey size bir mektup yazıyorum, henüz bitiremedim, bitince göndereceğim” demiş. Dayanamamış, bir sabah kalkmış gelmiş Sezai Karakoç, kapıyı çalmış, “Ver o mektubu” demiş. Rasim dışarıda kahvaltı hazırlamakla o içeri girmiş mektupla birlikte. Çıkmış “Yedi kere okudum bu mektubu, daha da okurum” demiş. Şunu söylemek istiyorum: Sezai Karakoç’un Rasim’e yazdığı mektuplar eğer yayımlanırsa ileride Türk edebiyatına çok büyük açılımlar getirecek metinlerdir. Ama bu mektupları gelip Rasim’den almıştır. Rasim’in yazdıkları zaten kendisindedir. Dolayısıyla bütün o mektuplar Sezai Karakoç’tadır.

Sonra Edebiyat dergisi çıktı. Sezai Karakoç bizimle irtibatı kesti. Diriliş’in yerine Edebiyat’ı ikame ediyoruz diye düşünmüş olmalı. Ama anlattığım gibi hiçbir alakası yok. Gittik geldik, ama anlatamadık. Hâlâ da bize küstür.

 

Peki efendim, Mavera?

O da şöyle. Büyük Doğu çıkıyor, kapanıyor. Diriliş çıkıyor, kapanıyor. Edebiyat da aynı şekilde. Bu dergiler hep kişiye bağlı dergilerdir, biliyorsun. Dedik ki “Biz öyle bir dergi çıkaralım ki bunun sahibi cemaat olsun, millet olsun”. Akabe Şirketini kurduk. Orada yayına başladık. Ben de memuriyetten istifa ettim. Mavera’nın macerası da böyle başladı.

 

Hukuk tahsilinizi yarıda bırakıp edebiyat okumaya karar veriyorsunuz... Bu karardaki en önemli etken neydi?

Şudur efendim: Hukuk Fakültesine gelip kaydolduk, Birinci sınıfı geçtik. Anayasa Hukukunu Ali Fuat Başgil’den okuyorum, Hıfzı Veldet Velidedeoğlu Medeni Hukuk derslerimize giriyor. O sırada 1960 ihtilali oluyor. Paramız yok. Rasim’le beraber öğretmen vekilliği yapmaya karar verdik ama olmadı. İhtilal sonrası bir kanun çıktı. Yedek subay öğretmen olarak Burdur Çuvallı Yeşilova Köyüne gittim. İki sene orda öğretmenlik yaptım, birçok hatıram da vardır orayla ilgili. Bu arada kaydımızı Ankara’ya alalım dedik. Çünkü Ankara Hukuk’ta devam mecburiyeti yok. Çalışırız, maaş alırız,  sene sonunda da sınavlara girer, okulu yavaş yavaş bitiririz diye düşündük. Fakat bende bir hastalık var. Hem boş duramam hem de tembelim. Tekrar o Dostoyevski okumaları falan başladı. Kendimi hastalık derecesinde okumaya verdim. Rasim ile Cahit de İstiklal gazetesinde çalışıyorlar. Böyle bir ortamda ben de edebiyat bölümüne geçtim. Hadise budur. Hukuk, tıp, mantık elbette temel ilimlerdir.  Ama bugün yeniden seçme imkânım olsaydı, ben sadece Osmanlıca öğrenir, sadece tarih ya da sosyoloji okurdum. Hadise budur.

 

Rasim Özdenören, sizi Akif Beyle mukayese eder ve onu “ağa” sizi de “bey” olarak niteler. Şenol Demiröz de sizi “nesillerin ağabeyi” olarak adlandırıyor. Nesillerin ağabeyi olmak nasıl bir duygu?

Bu çok güzel bir adlandırmadır, evet ağabey olmuşuz, ne yapalım ağabey diyorlar ama işin aslına bakarsanız nesillerin ağabeyi Fethi Gemuhluoğlu’dur. O, yüzlerce insanla tanışırdı. Ve hiçbir şekilde bu insanlarla ilgili bir sınırlaması yoktu. Kime söyleyelim, kim bize yardım edebilir, diye düşündüğümüz birçok problemimizde aklımıza hep o gelirdi, “Fethi ağabeyden başka kimimiz var, ona söyleyelim” derdik. Bizi dinler, sağa sola telefon eder ve elinden geliyorsa o işi hallederdi. Zaten, oturduğu yerden bu tür irtibatları kurardı. Kendisi de “Bende telefonmania var çocuklar, telefon etmeden duramam” derdi.  Yani asıl ağabey Fethi Gemuhluoğlu’dur. Bizim ağabeyliğimize bakma sen.

 

Temmuz 1981’de bir grup arkadaşınızla Afgan-Rus savaşının yoğun günlerinde mücahit kamplarına gidiyorsunuz. Gerçi Türkiye Yazarlar Birliği Basın Ödülü’nü kazanan “İpek Yolu’ndan Afganistan’a” adlı kitabınızda bu izlenimlerinizi anlattınız ama yine de sormama müsaade edin. Bu gezi fikrinin nasıl çıktığını biraz anlatabilir misiniz?

Hadise şu. Mavera’dan zaten takip ettiniz. Biz, Mavera’yı yaymak için, okutmak için, mecburen sınırlarını genişletiyoruz. Bilhassa Cahit, Afganistan’daki mücahitlerle irtibat kurdu, herkesi yazıya teşvik ettiği gibi onları da yazıya teşvik etti. Böylece Afganistan mücahitlerinden Mavera’ya yazılar gelmeye başladı. Ama bir süre sonra bize sitem etmeye başladılar, herkes buralara geldi, siz gelmiyorsunuz diye. Birinci elden bir ilişkimiz yok, birinci elden bir haber de veremiyoruz. Cahit bu geziyi bir şekilde organize etti. O zamanlar TOFAŞ, Murat arabalarını çıkarıyor, Kartal çıkacak, reklamını yapıyorlar. Cahit, çok girişken biridir, “TOFAŞ’a bir teklif götürelim” dedi. TOFAŞ’a projeyi anlatan bir yazı yazdı, onlar da projeyi havada kaptı. Bütün o coğrafyada, yani İpek Yolunda o Kartal’ı dolaştıracağız ve dönüşte bir multivizyon gösterimi yapacağız. Ve öylece gerçekleşti o proje. Ama ben yirmi bir günde, yirmi kilo verdim. Kardeşim Ahmet hastalandı zatürree oldu, bizimle cepheye gelemedi. Böyle bir maceraydı.

 

 Politika’ya bulaştınız ama izleyebildiğim kadarıyla birkaç yazı haricinde  ‘poetika’dan uzak durdunuz.  Şiir üzerine yazmamak, bir tercih miydi?

Hâlimi, maceramın özünü anlattım sana. Vaktim yoktu. Ama zaman zaman gerek gazetelerden gerek dergilerden senin gibi geliyorlar, soruyorlar ben de dilimin döndüğünce cevap vermeye çalışıyorum. Bir bavul dolusu malzeme var. Ama maalesef disiplinli bir şekilde onları bir araya toplayıp şiir üzerine sistemli bir şey yazamadık.

 

Hem şiirlerinizdeki mütevekkil hava, hem de şiir yayımlamadaki ekonomik tutumunuz, sabırlı bir şair olduğunuzu düşündürüyor. Sabırlı bir şair olarak Erdem Bayazıt gerçek hayatta da bu kadar sabırlı mıdır?

Tabi ki ben zor yazan bir adamım. İlhama dayalıdır benim yazdıklarım. Şiir yayımlamadaki ekonomik tutumum böyle açıklanabilir. Sorunuzun diğer kısmına gelince, evet, şiirlerimde o sabırlı, o mütevekkil hava muhakkak vardır ve İslami olduğu içindir bu. Ama kendime sabırlı adam diyebilir miyim? Nasıl diyeyim? Diyemiyorum. Bir başka açıdan bakıldığında da sabırsız biriyim. Çünkü o sabırsızlık bize Necip Fazıl’dan sirayet etmiştir. Üstat’tan en çok duyduğumuz cümlelerden biri de şuydu: “Vaktim yok çocuklar.” Fethi ağabey de bunu çok sık söylerdi.

 

Şiiriniz öncelikle Müslüman coğrafya olmak üzere “zulma uğramış bütün yüreklerin” feryat eden sesi olarak yankılanıyor. Böylelikle çağdaş bir destan oluyor şiiriniz...

 İlk defa bu kadar açık sana söylüyorum, belki bir iki yerde daha söylemiş olabilirim. Ses olarak benim şiirim eğer illa bir irtibat kurulacaksa, Nazım Hikmet’le ya da Ahmet Arif’le kurulur. Tempo olarak, doz olarak, ritim olarak onlarla irtibat kurulabilir ya da kurulmalıdır.

 

Sizin şiirinizi okurken “sürüp gelen çağlardan” bir sesle karşılaşıyoruz...

Şimdi, 70’li yıllar, 60’lı yılların sonu. Ortam belli, bizim hâlimiz belli, mücadelemiz belli. Aynı zamanda ilk günden beri siyasi yürüyüşümüz, bir tavrımız var. Biz Müslümanların ıstırabını çekiyoruz. Bunların hepsini bir araya getirdiğinizde işte benim bu şiirim ortaya çıkıyor.

 

Namık Kemal’in dediği gibi "Bais-i şekvâ bize hüzn-i umûmidir Kemâl / Kendi derdi gönlümün billah gelmez yâdına"...

Aynen öyle...

 

“Sana, Bana, Vatanıma, Ülkemin İnsanlarına Dair” adlı şiirinizde “Alınlar görmüşüm ki vatanımın coğrafyasıdır” mısraından ilhamla sizin şiirleriniz için şöyle söylemek geliyor içimden: “Erdem Bayazıt şiiri ki vatanımın coğrafyasıdır”. İnsanımızın duygu coğrafyasına bu kadar yaklaşabilmenin sırrı nedir?

Maraş’ta herkesin bir yaylası, bahçesi, bağı vardır, oraya her yaz göçerler. Ona biz yurt deriz, yani vatan. Özünde o vardır. Cahit Zarifoğlu ile komşudur bizim yaylamız, Güzlek. Kitapta rastlarsınız Güzlek ismine. Kardeşim Ahmet Bayazıt’ın bir ara eline çok para geçti. Annem ölünce, Maraş’ta bir konak yaptırdı, kendisi gidip on beş gün kalmamıştır. Ama biz kaldık, velhasıl bu çocuklar da bizim gibi yurt sevgisiyle, vatan sevgisiyle, toprak sevgisiyle yetişsinler isterdim. Yani, oralarda vatanın duygu coğrafyasına da yaklaşıyor insan. Bunlar bir de kurguyla olan şeyler değil, ancak ilhamla olabilecek şeyler. Daha önce de söylediğim gibi ben ilhamla yazan biriyim. Bunlar üzerine daha ne konuşabilirim ki ben bir şiiri yakalamış ve söylüyorum.

 

Şiirleriniz içinde bulunduğumuz kaotik ortama vurgu yaparken aynı zamanda içinde bir müjde barındırıyor. Nazif Gürdoğan şiiriniz için şöyle “Onun şiiri, geleceğinden hiç kuşkuya düşülmeyen bir zamanı haber verir.” der. Bu umut bilincinden söz etmek ister misiniz?

Öncelikle kesin bir kural vardır: En kötü şartlarda dahi Müslüman ümitsiz olmaz. Ayrıca biraz önce de söylediğim o hadis-i şerifteki gibi, elimizdeki fidanı dikeceğiz. Müslümana ümitsizlik yakışmaz, durmak yakışmaz. Bunu anlatmaya çalışıyorum. O güzel dünya mutlaka gelecek, öyle bir şey olacak muhakkak. Mutlaka biz layık olursak Cenab-ı Allah bir fırsat verecek. O sürüp gelen çağlardan sesle, hep bu umutla yazdım ben.

 

Efendim, şiirinizdeki önemli temalardan biri de aşk. ‘Aşk’a nasıl ve nereden bakıyorsunuz?

Fuzuli’nin dediği gibi “Aşk imiş her ne var âlemde / İlm bir kıyl ü kal imiş ancak”. Bundan başka ne denir ki?

 

Toplu şiirlerinizin yeni baskısını şöyle takdim ediyorsunuz: “Okuyucuma! / Şiir diye / Bir ömür tüketerek yazdıklarım / İki saatte okunuyor / Bundan ucuz ne olabilir / Havadan başka.” Kendi şiirlerini çok acımasız eleştiren bir şair mi var bu sözlerin arkasında?

Öyle değil tabi ki. Çalışarak yazılmış şiirler değildir benim şiirlerim. İlhama dayalıdır. Ne yazık ki ilham da bu kadar geliyor. Benim kitabımda ilham dışı yazılmış birkaç tane şiir vardır. Bunlardan biri Dünyaya Dair’dir. Onun yazılış hikayesi de şöyledir. Ben hep söylerdim, “Bana bir kelime verin, size bir şiir yazayım.” Rasim bir gün dedi ki “Al sana üç tane kelime, hadi bakalım bir şiir yaz.” Kelimeler de sanırım, ‘mağara’, ‘otel’ ve ‘dünya’ idi. O şiir öyle yazıldı. Yine ilham dışı yazılmış bir başka şiirim, Bosna’ya Yazıt’tır. Diğeri de Gelecek Zaman Risalesi’ndedir.

 

Gelecek Zaman Risalesi’ndeki şiirlerinizde, bir müzisyenin nota defterlerini andıran bir kullanımla “hızlı + coşkulu + yüksek + hafif + gürültülü + kararlı + sabit” gibi ifadelere yer veriyorsunuz... Bunlar şiirlerin okunma hızını mı belirliyor ya da neyi işaretliyor?

Biliyorsunuz Necip Fazıl’ın Senfoni şiiri vardır. Sonra bunun adını Çile olarak değiştirmiştir. Senfonik bir şiirdir bu. Yine Sezai Karakoç’un bazı şiirleri mesela Fırtına, Sesler tamamıyla senfonik şiirlerdir. Bir müzisyen senfoniyi nasıl tasarlarsa, şair de o şiirleri bir nevi öyle, bir senfoni gibi tasarlar. Verebildim mi veremedim mi bilemiyorum ama ben de Gelecek Zaman Risalesi’ndeki şiirlerimde o senfonik söyleyişi aksettirmeye çalıştım.

 

Bu şiirleri de diğer şiirleriniz gibi kasete okumayı düşünüyor musunuz? Çünkü şairler kendi şiirlerini pek okuyamazlar ama sizin şiirleriniz sizin sesinizle sanki daha farklı bir anlam kazanıyor...

Gelecek Zaman Risalesi’ndeki şiirlerin birçoğunu ben okudum aslında. Ama bir önceki gibi bir kasette toplamadık. O ilk kasetin hikayesi de şöyledir: Ankarada’yız, Sebeb Ey yeni yayımlanmış ve Gökalp diye bir arkadaşımız var. Kelimenin tam manasıyla, pintişti bana. Pintişmek, bir nevi ısrar etmek, yapışmak anlamında Maraş’ta kullanılan bir kelimedir. “Ağabey,” dedi “ben Asır Ajans’ı kuruyorum. Senin de bu şiirleri bir kasete okumanı istiyorum.” Ramazan ayı. “İyi de Gökalp,” dedim “ağzım kuruyor nasıl okuyayım ben?” Israr etti, tabi bu arada stüdyoyu da kiralamış. Kıramadım, mecburen o şartlarda stüdyoya girdik. İki üç günlük bir çalışmayla ve Ramazan’da o şiir kaseti ortaya çıktı. Dilim dönmüyor, dikkat ederseniz oradaki bazı kelimelerden de anlaşılır bu.

 

Şiirinizi yanlış değerlendirenler de oldu. Bir şiiriniz sizin niyetleriniz dışında “yanlış ve aşırı” yorumlandığında neler hissediyorsunuz?

Mesela Mehmet Kaplan Hoca benim şiirimi o dönemde, o anarşi döneminde, kendince yorumladı. Dönemin çok etkisinde kaldı. Mesela ben ‘emek’ten bahsediyorum, o beni neredeyse Marksist olmakla itham ediyor. Ben de biraz ağır cevap vermişim, ama şimdi pişmanım. Gerçi kendisi de sonradan, “yanlış yapmışız” demiş. Onun en büyük hatası zannımca şudur: Bana Yunus Emre gibi yazmadığım için hesap soruyor. Yunus Emrelere ihanetle beni yargılıyor. Yani, herkes aynı şekilde yazmak mecburiyetinde mi? Ayrıca Yunus Emre bu çağda yine aynı şiirleri mi yazardı?

 

“Kudüs’e giden yollar mutlaka Üsküdar’dan geçer” düşüncesinden hareketle yazmak istediğiniz Üsküdar Risalesi hangi aşamada diye sorsam...

Allah fırsat verir, sağlığım düzelirse bu şiiri tamamlamak istiyorum. Üsküdar ile ilgili bir sürü dergi, kaset, doküman topladım. Onların hepsini elden geçirmem gerekiyor. Ama onlarla, şimdilik uğraşamıyorum. Bir ilham, bir yoğunluk gelecek ki ben onu yazabileyim. O ilk mısra var sadece, ama o da benim değil aslında: “Kudüs Üsküdar’dan başlar.” Bakalım bekliyoruz, ben de merak ediyorum ne çıkacağını...

 

Bizi kırmayarak kabul ettiğiniz için teşekkür ederim. Ayrıca Allah acil şifalar versin, efendim.

Rica ederim... Dualarınızı eksik etmeyin.

 ****

 [Dinçer Eşitgin, 50. Sanat Yılında Erdem Bayazıt ile Söyleşi, Edebiyat Ortamı, S.1, Mart-Nisan 2008, ss. 28-37.]

Yorum (yok) Yorum yaz!

MERT TÜRKELİ __ Prof.Dr.Celâl Tarakçı- Prof. Dr. Mustafa Özbalcı

PROF. DR. CELÂL TARAKÇI

PROF. DR. MUSTAFA ÖZBALCI

ARMAĞANI

 

 MERT TÜRKELİ

 

Ondokuz Mayıs Üniversitesi Yeni Türk Edebiyatı profesörlerinden Celâl Tarakçı ve Mustafa Özbalcı için Dr. Ahmet Cüneyt Issı ve Dinçer Eşitgin editörlüğünde hazırlanan Prof. Dr. Celâl Tarakçı - Prof. Dr. Mustafa Özbalcı Armağanı yayımlandı.

Dergi yazarlarımızdan Dinçer Eşitgin'den aldığımız bilgiye göre, hocalardan gizli bir biçimde yaklaşık iki yıldır hazırlığı süren armağan kitaplar, 17 Mayıs 2008 Cumartesi akşamı, Samsun'da düzenlenen mütevazı bir törenle hocalara takdim edildi.

Prof. Dr. Celâl Tarakçı - Prof. Dr. Mustafa Özbalcı Armağanı, önsözde de belirtildiği gibi “lisans, yüksek lisans ve doktora öğrenimleri esnasında Prof. Dr. Mustafa Özbalcı ve Prof. Dr. Celâl Tarakçı'dan ders almış öğrenciler tarafından” (s. 7.) yazılmış yazılardan oluşuyor.

Kitabın içeriğine geçmeden önce, bu armağan kitabın orijinal bir tasarımla, Dinçer Eşitgin'in tanımlamasıyla ‘ikiz kitap’ biçiminde yayımlandığını hatırlatmakta fayda var. Arkalı önlü iki kitabı bir kitapta toplayacak şekilde tasarlanmış olan Prof. Dr. Celâl Tarakçı - Prof. Dr. Mustafa Özbalcı Armağanı, lise yıllarımızdaki tek bir defterde, edebiyat ve dilbilgisi ya da matematik ve geometri defterlerini toplayışımızı hatırlatarak, herkesi kendi öğrencilik yıllarına küçük bir gezintiye davet ediyor.

Dört bölümden oluşan her iki kitap, öğrencilerinin tanıklıklarıyla açılıyor. Bu bölümde Prof. Dr. Celâl Tarakçı ve Prof. Dr. Mustafa Özbalcı'yı, öğrencilerinin gözüyle birçok açıdan görme imkânı sunuluyor.

İkinci bölüm, yurdun dört bir yanındaki üniversite ve kurumlarda görev yapan öğrencileri tarafından hocaları Prof. Dr. Celâl Tarakçı ve Prof. Dr. Mustafa Özbalcı'ya ithaf ettikleri makalelerden oluşuyor. Bu makaleler daha çok tahmin edileceği üzere, edebiyata dair makaleler. Prof. Dr. Celâl Tarakçı - Prof. Dr. Mustafa Özbalcı Armağanı'nda edebiyat üzerine telif ve tercüme çeşitli teorik yazıların yanı sıra, Ali Zeki Bey, Fatma Karabıyık Barbarosoğlu, Fazıl Ahmet Aykaç, Haldun Taner, Mehmet Âkif Ersoy, Mehmet Emin Yurdakul, Mustafa Kutlu, Ömer Seyfettin, Peyami Safa, Rasim Özdenören, Yahya Kemal Beyatlı ve Ziya Gökalp gibi edebiyatçılarımızla ilgili kayda değer yazı ve metin çözümlemeleri yer alıyor.

Bir kitap tanıtım yazısı için çok görülebilir, fakat onların vefasına vefa göstermek adına, kitaba emeği geçen bu öğrencilerin isimlerini biz de burada tek tek anmak isteriz:

Adem Çalışkan, Ahmet Cüneyt Issı, Alpay Doğan Yıldız, Avni Erdemir, Dinçer Eşitgin, Dursun Ali Tökel, Emine Çelebioğlu, Fikret Uslucan, Gülcan B. Çolak, Gülsüm Tarakçı Gül, Hüsniye Zal Mayadağlı, Mehmet Aydın, Mustafa Ayyıldız, Ramazan Gülendam, Ruhi İnan, Selçuk Çıkla, Şaban Sağlık, Şahin Köktürk, Şeyma Büyükkavas Kuran, Yavuz Bayram.

Üçüncü bölümde, Prof. Dr. Celâl Tarakçı ve Prof. Dr. Mustafa Özbalcı'nın kısa bir özgeçmişiyle birlikte, yaptıkları çalışmaların listesine (hazırladıkları ve yönettikleri akademik tezler, kitaplar, yazılar, konferanslar, akademik ve idari görevler vs.) yer verilmiş. Fotoğraf albümünden oluşan dördüncü bölümde, Prof. Dr. Celal Tarakçı kitabının son sayfası (s. 272.) ile Prof. Dr. Mustafa Özbalcı kitabının son sayfasına (s.192.) gelindiğinde bu iki akademisyenin birbirini kucaklayan fotoğrafı ile iki kitap da birbirine kavuşmuş oluyor.

__________________

 

Mert Türkeli, "Prof. Dr. Celâl Tarakçı - Prof. Dr. Mustafa Özbalcı Armağanı", Biz, Haziran 2008, S.1, ss. 52-53.

http://www.bizdergi.com/

 

Yorum (yok) Yorum yaz!

PROF.DR.CELÂL TARAKÇI-PROF.DR.MUSTAFA ÖZBALCI ARMAĞANI

PROF. DR. CELÂL TARAKÇI

 

PROF. DR. MUSTAFA ÖZBALCI

 

ARMAĞANI

 

KİTAPÇILARDA

 

 

 

 

 

PROF. DR.

 

CELÂL TARAKÇI

 

ARMAĞANI

*

Hazırlayanlar:

Dr. Ahmet Cüneyt Issı - Dinçer Eşitgin

*

[Birleşik Yayınları, Ankara 2008, 272 s.]

*

 

İÇİNDEKİLER

 

Önsöz * 7

Armağan Kitap Daveti * 9

 Prof. Dr. Kaya Bilgegil’in Mektubu * 13

 

I. TANIKLIKLAR

GÜLSÜM TARAKÇI GÜL * Geçmiş Zaman Olur Ki * 19

MEHMET AYDIN * Dert Daima ‘Mevâni’den Söyletir * 24

 ŞABAN SAĞLIK * Yaşarken Anılmak yahut Bir Tanışmanın Öyküsü * 27

 ŞAHİN KÖKTÜRK * Bir Şahsiyet Abidesi * 34

 FİKRET USLUCAN * Eğitime ve Gençliğe Adanmış Bir Hayat: Prof. Dr. Celâl Tarakçı * 40

MUSTAFA AYYILDIZ * Hatırda Kalanlar * 53

 HÜSNİYE ZAL MAYADAĞLI * Hocam Celâl Tarakçı’yı Anlatmak * 56

RUHİ İNAN * Hay Vah Hay * 58

DİNÇER EŞİTGİN * Birkaç Anı Aralığından: Prof. Dr. Celâl Tarakçı * 61

 

II. PROF. DR. CELÂL TARAKÇI’YA İTHAF EDİLEN MAKALELER

 RAMAZAN GÜLENDAM * İdealist Bir Bilim Adamının/Hocanın Gözüyle Üç İdealist Edebiyatçımız: Mehmet Âkif, Ziya Gökalp ve Mehmet Emin * 69

 FİKRET USLUCAN * Edebiyat Tarihimizin Unuttuğu Bir İsim: Ali Zeki Bey ve İmlâ Üzerine Koparılan Bir Fırtına * 93

MUSTAFA AYYILDIZ * Fazıl Ahmet Aykaç’ın “Kırpıntı” Adlı Hatıratında Âkif ve Gökalp * 99

AHMET CÜNEYT ISSI * Ömer Seyfettin’in Başlıkları Altına Bazı Notlar Düştüğü Hikâyeleri Hakkında * 102

YAVUZ BAYRAM – AVNİ ERDEMİR * ‘Hazân Gazeli’ne Farklı Bir Bakış * 111

 ŞEYMA BÜYÜKKAVAS KURAN * Uyumuş da Güllere Boyanmışların Gözü Yaşlı Anneleri ya da Rasim Özdenören’in Anneleri  * 124

 ALPAY DOĞAN YILDIZ * Bir Ayağı Tarihîde Bir Ayağı Güncelde Bir Roman: “Fatma Aliye: Uzak Ülke” * 145

 GÜLCAN B. ÇOLAK * Kurmacalar Evreninde ‘Gözler’ * 154

 SELÇUK ÇIKLA * Mehmet Âkif’in Vatan Coğrafyası * 172

 DİNÇER EŞİTGİN * Mustafa Kutlu Hikâyelerini Tasnif Denemesi * 186

PATRICK COLM HOGAN (Çev.: ADEM ÇALIŞKAN) * Irk-Merkezlilik ve Edebiyat Teorisi Düşüncesi * 195

 

III. PROF. DR. CELÂL TARAKÇI

BİYOGRAFİSİ VE ÇALIŞMALARI

213

 

IV. ALBÜM

223

 

************ 

 

PROF. DR.

 

MUSTAFA ÖZBALCI

 

ARMAĞANI 

*

Hazırlayanlar:

Dr. Ahmet Cüneyt Issı - Dinçer Eşitgin

*

[Birleşik Yayınları, Ankara 2008, 192 s.]

*

 

 İÇİNDEKİLER

 

Önsöz * 7

Armağan Kitap Daveti * 9

 

I. TANIKLIKLAR

RAMAZAN GÜLENDAM * “Öğretmen” ve “Öğretmenlik” Hakkındaki Görüşleriyle Prof. Dr. Mustafa Özbalcı  * 13

 ŞAHİN KÖKTÜRK * Bir Azim ve Mücadele İnsanı: Mustafa Özbalcı * 26

 MUSTAFA AYYILDIZ * Hatırda Kalanlar * 32

 FİKRET USLUCAN * Eğitime ve Gençliğe Adanan Bir Hayat: Prof. Dr. Mustafa Özbalcı Hocamızı Anlamak ve Anlatmak * 35

 DURSUN ALİ TÖKEL * Bir İdealizm Abidesi Mustafa Özbalcı Hocam İçin * 42

 AHMET CÜNEYT ISSI * Hocam Mustafa Özbalcı * 50

 EMİNE ÇELEBİOĞLU * Mustafa Özbalcı Hocam * 53

 DİNÇER EŞİTGİN * Birkaç Anı Aralığından: Prof. Dr. Mustafa Özbalcı * 57

 

II. PROF. DR. MUSTAFA ÖZBALCI’YA

İTHAF EDİLEN MAKALELER

MEHMET AYDIN * Edebiyat Metnine Bakmak * 65

 MUSTAFA AYYILDIZ * Gökalp’in Mektuplarını Yeniden Okumak ya da Farklı Bir Gökalp * 72

 YAVUZ BAYRAM - AVNİ ERDEMİR * Manzum Metinlerin Tahlilinde Ontolojik Yöntem * 76

 AHMET CÜNEYT ISSI * “I. Yeni “Kuş Ve Bulut” Şiirinden Nasıl Görünür ya da Pozitivist Bir Manifestonun Negativist Bir Şiir Ekseninde Yeniden Değerlendirilmesi * 90

 ŞEYMA BÜYÜKKAVAS KURAN * Peyami Safa’nın Sözünü Emanet Ettiği Kişiler * 96

 ALPAY DOĞAN YILDIZ * Haldun Taner’in “Yalıda Sabah” Hikâyesini “Metin Merkezli” Okuma Denemesi * 108

 DİNÇER EŞİTGİN * Yalnızız’da Bir Hayal Ülke: Simeranya * 115

 SELÇUK ÇIKLA * Her Yönüyle Yahya Kemal’in Şiiri  * 125

 FİKRET USLUCAN * Türklerin Geliştirip Hat Sanatına Hediye Ettiği Bir Yazı Türü: Dîvânî * 136

 D. G. MYERS (Çev.: ADEM ÇALIŞKAN) * Edebiyat Teorisi Öğretimi Üzerine * 145

 

III. PROF. DR. MUSTAFA ÖZBALCI

BİYOGRAFİSİ VE ÇALIŞMALARI

159

 

IV. ALBÜM

173

Yorum (yok) Yorum yaz!

uzun koşu

uzun koşu

 

 

bir uçtan bir uca geçilen kocaman bir sokak oluyorum sesin kulaklarıma vurunca

dağılınca kimsesi kalmayan şehirlere cesur adımlarla ama korkmaya her an hazır

balkon kapısını aralayıp perdeyi sıyırıp üstünden camın ve ışığın sonuna kadar

biraz sarhoş biraz her şeyden nasibini almış da doygun gibi pişkin öpüşler akşamında

bir uçtan bir uca geçilip bırakılan bir sokak oluyorum sesin kulaklarıma vurunca

 

geride ıssız bekleyen mavi tokalı güzel bebek salınıp uzanıverince kumsala şuh

karanlık ve kuytu her köşe başında biriken pılı pırtısıyla seyyarlar bana doğru kaçıyor

gök olabildiğine soğuk pişmanlık mermer gibi yalnızlık kurşun gibi henüz ateşe verilmemiş

kelimeleri sessiz bir imâya sarıp bırakıyor koşup yeni giysiler dikiyorum acemi ve kırılgan

geride ıssız bekleyen mavi tokalı oyuncak bebeği savurup uzanıverince kumsala şuh

 

görüldü ve kayıt düşüldü böyle başladı hikâyem sen buna güldün çok nedendi bilmedim hiç

kalbimi nasılsa düşürmüşüm yaramaz çocukların ellerinden güç belâ çekip aldım sonunda

âyinleri kaçırmışım günahlar çıkarılmış tövbeler edilmiş dualar kılınmıştı ben geldiğimde

cennetiniz cehenneminiz dolmuş beni bıraktınız da diyemedim ey dünya diye haykırıp

görüldü ve kayıt düşüldü böyle bitti hikâyem ama sen bu kadar neden güldün bilmedim hiç

 

koşarken konuşayım diyorum belki böyle daha anlaşılmaz olabilirim çok çözüldüm

elimi kâğıtlardan çekip rest desem yeşil çuha köpürse biraz donsa paralar pullar zarlar

bahsi en kızışmış anda kapatıp huzuru ben alıp assam duvarıma keyifle çıksam salondan

ucuna kıvrılan kedileri etimle beslesem ölünceye dek artık bir daha da gelmesem dünyaya

koşarken konuşsaydım diyorum şimdi belki öyle daha anlaşılır olacaktım çok çözüldüm

 

 

[SONSUZLUK VE BİR GÜN, S.6, OCAK-ŞUBAT 2006, s.36.]

Yorum (2) Yorum yaz!

ACIDAN GEÇMEYEN ŞARKILAR BİRAZ EKSİKTİR

[16:45], 29.VIII.2007

 

ACIDAN GEÇMEYEN ŞARKILAR

 

BİRAZ EKSİKTİR

 

Sezen Aksu dinliyorum sabahtan beri… Bu kadın, eksik bir şiir mi yazıyor? Ne münasebet? İronik bir adlandırma değilse, fazla tevazu...

 

 

 

Beylik bir tâbir olacak biliyorum ama varsın olsun bir kez de ben söyleyeceğim, herkesin, özellikle bizim kuşaktan herkesin, hayatının bir köşesinde, kalbinin ücrâ bir kuytusunda, kulağının gizli bir odacığında, eski fotoğraf albümlerinin bir yaprağında, bir Sezen Aksu nağmesi saklanır.

 

Nasıl sızmıştır bu kadar iliklerimize, o miniminnacık kadın, nâmıdiğer minik serçe? Hepimizin yaşadığı şeyleri, hangi gece, gökte biraz yükselip, bir bir toplamıştır? (Hani, ilkokulda öğretmenimiz, ertesi sabah defterlerimize yıldız kondurmak için, bir gece öncesinden gökte yıldız toplamaya çıkardı ya…)

 

 

 

 

Bütün aşklarımıza selâm gönderdiğimiz, İzmir’in Egesinden, İstanbul’un Boğazına hayta uçuşlar yaptığımız ıssız ve gürül gürül, yalnız ve kalabalık, kurak ve binbir çiçek, isyankâr ve savunmasız ufuklara otağ kurmuş bir uçurum ya da sağ-sâlim ve göz alabildiğine geniş bir düzlük Sezen Aksu’nun şiiri…

 

Eksik mi bu şiir? Ne münasebet? Neresi eksik?

 

tadım/lık:

 

GİDEMEM

Bazen daha fazladır her şey
Bir eşikten atlar insan
Yüzüne bakmak istemez yaşamın
O kadar azalmıştır anlam

O zaman hemen git radyoyu aç bir şarkı tut
Ya da bir kitap oku mutlaka iyi geliyor
Ya da balkona çık bağır bağırabildiğin kadar
Zehir dışarı akmadan yürek yıkanmıyor

Ama fazla da üzülme hayat bitiyor bir gün
Ayrılıktan kaçılmıyor
Hem çok zor hem de çok kısa bir macera ömür
Ömür imtihanla geçiyor

Ben bu yüzden hiç kimseden gidemem gitmem
Unutamam acı tatlı ne varsa hazinemdir
Acının insana kattığı değeri bilirim küsemem
Acıdan geçmeyen şarkılar biraz eksiktir

Bir şiirden bir sözden
Bir melodiden bir filmden
Geçirip güzelleştirmeden can dayanmıyor
Yıldızların o ışıklı fırçası azıcık değmeden
Bu şahane hüzün tablosu tamamlanmıyor

Ama fazla da üzülme hayat bitiyor bir gün
Ayrılıktan kaçılmıyor
Hem çok zor hem de çok kısa bir macera ömür
Ömür imtihanla geçiyor

Ben bu yüzden hiç kimseden gidemem gitmem
Unutamam acı tatlı ne varsa hazinemdir
Acının insana kattığı değeri bilirim küsemem
Acıdan geçmeyen şarkılar biraz eksiktir

 

(Eksik Şiir, s.211.)

 

*****

 

 

 

 

 

 

 

Yorum (3) Yorum yaz!

APTAL, O KADARINI BİZ DE ANLADIK

[19:35], 31.VIII.2007

 

APTAL, O KADARINI BİZ DE ANLADIK

 

Sonuçlar mı önemli süreçler mi? Sonuçlar lehimizeyse sonuçlar, süreçler lehimizde gibi görünüyorsa da süreçler mi?

 

Şöyle bir fiyakalı aşk hikâyesi düşünelim, arkamıza yaslanıp. Fiyakalı, yani Yeşilçam filmlerini aratmayacak kadar alengirli, entrikası Bizans’ı çatlatacak kadar girift, Leyla, Mecnun, Aslı, Kerem, Romeo, Juliet gibi bir çırpıda saydığımız sağlam aşk kahramanlarının da ağzını sulandıracak kadar efsanevî. Ah, tabi ki aşk deyince, sağına soluna bol bol hüzün, gözyaşı, salya sümük, yanlış anla(şıl)ma, "âh minel aşk" çığlıkları eklemeyi de unutmamalı değil mi?

 

Sonuç mu? Bir aşkın en güzel sonucu nedir? Bildiniz: AYRILIK...

 

Ayrılıklarından sonra bu efsanevî aşk kahramanları eski bir aşk defterinin yaprakları arasında gidip gelirken, yapay nezaket cümleleri içine sakladıkları imâlı sözlerle birbirlerini habire suçlarken, tam biri bir fotoğrafa bakarken “ahh... nerde o günler...” dese, diğeri “eee... sonuçta her şey bitti, ayrıyız işte...”ye getirmez mi lafı?

 

Şimdi hangisinin yanında olmalı? Ayrılmışlık gerçeğinin mi (sonuç) , yoksa geçmişte yaşanılan -sözde- o büyük aşkın mı (süreç) ?

 

Ben hemen oturduğum yerden kalkıp, Oğuz Atay’ın Tehlikeli Oyunlar'ının son paragrafını okumaya gidiyorum, izninizle...

 

 

 

 

“Hava kararıyordu. Köşeden bir genç kızla bir genç adam göründü kolkola. Delikanlı bir şeyler anlatıyordu, genç kız da başını sallıyordu. ‘Bana kalırsa film biraz karışıktı,’ dedi genç adam. ‘Bazı yerlerini anlayamadım.’ ‘Canım,’ dedi kız, ‘Sonunda çocuk ölüyor işte.’ ‘Aptal,’ dedi delikanlı, ‘O kadarını biz de anladık.’ ”

(Tehlikeli Oyunlar, s.474.)

Yorum (2) Yorum yaz!

HİS VAR MI BU ÂLEMDE NEKÂHET GİBİ TATLI?

 

[19:55], 28.VIII.2007

 

HİS VAR MI BU ÂLEMDE

 

NEKÂHET GİBİ TATLI?

 

Hafta sonu, yalnız, hasta, -yarıştan çekilme vakti yaklaştığı hâlde- hâlâ yarış boyunca bir arpa boyu yol gitmemişlik ve geç kalmışlık duygusuyla tedirgin,  huysuz, hastalık boyunca ara ara gelen sıtmaya benzer ateş nöbetlerinin oluşturduğu kısa süreli bilinç yitirimlerinin sonucunda korkak,  rüyaların, kabusların, hafakanların, halüsinasyonların birbirini hangi hızla ve hangi sırayla takip ettiğini fark edemeyecek kadar sersem, bir bozkır yazında, her yanı kavuran bir sıcaklıkta üşüdükçe sarındığı yorganını ve yatağını birkaç kez lavaboya gitmek dışında neredeyse hiç terk etmediği hâlde ağır maden işçileri hemşerileri kadar yorgun, ya da adamakıllı dayak yemiş kadar hâlsiz, “olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi” sözünü tekrarlaya tekrarlaya hayattaki her türlü devlet ve ikbâl hırsından sıyrılmış mütevekkil, bezgin, her türlü günahına ve dünyalık arzuya burun kıvırmış tövbekâr, , bî-ilaç ve sefil bir adamdım.

 

Pazar akşamı başlayan nekâhet dönemiyle birlikte, Muhibbî’nin (Kanuni Sultan Süleyman Han’ın)

 

Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi

Olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi

 

beyti, yerini yavaş yavaş Yahya Kemal Beyatlı’nın Ses adlı şiirinin girişine bırakıyor:

 

 

 

 

 

 

Günlerce ne gördüm, ne de bir kimseye sordum;

“Yâ Rab! Hele kalb ağrılarım durdu.” diyordum.

His var mı bu âlemde nekâhet gibi tatlı?

Gönlüm bu sevincin helecaniyle kanatlı

Bir tâze bahâr âlemi seyretti felekte.

Mevsim mütehayyil, vakit akşamdı Bebek’te;

Akşam... Lekesiz, sâf, iyi bir yüz gibi akşam...

******

*****

****

***

**

*

(Kendi Gök Kubbemiz, s.86.)

Yorum (4) Yorum yaz!

AH, HAYATA ANCAK SELÜLOZİK BİR KAPIDAN GİREBİLENLER…

 

[16:45], 23.VIII.2007

 

AH,

 

HAYATA ANCAK

 

SELÜLOZİK BİR KAPIDAN

 

GİREBİLENLER…

 

Pencereden sessizce bakmak zorunda kalanlar bilir: hayata karışmanın nasıl da zor olduğunu,

 

Damarlarındaki kanın yavaş yavaş çekildiğini görenler bilir: hayata karışmanın nasıl da zor olduğunu,

 

Hayata katılmak ile katılmamak arasında bir farkın kalmadığını nihayet anlayanlar bilir: hayata karışmanın nasıl da zor olduğunu,

 

Suyu tükenenler, suyu tüketenler bilir: hayata karışmanın nasıl da zor olduğunu,

 

***

 

Biraz hayata karışmaya gidiyorum: Perşembe: Papağan: Rainer Maria Rilke’nin romanı gelecek: Malte Laurids Brigge’nin Notları (Die Aufzeichnungen der Malte Laurids Brigge): ve Michel Butor’un Değişim’i (La Modification) üzerine bir çözümleme...

 

 

 

***

Ah, hayata ancak selülozik bir kapıdan girebilenler… :))

Yorum (yok) Yorum yaz!

ASIL BU İŞLER BİTİNCE ÖZLEYECEKSİNİZ ONU!

 

[17:25], 22.VIII.2007

 

ASIL BU İŞLER BİTİNCE

 

ÖZLEYECEKSİNİZ ONU!

 

Dört beş ay önce bir arkadaşımın babası öldü. Taziyelerimi, uzaktan, telefonla bildirmiştim. Sonra yüz yüze karşılaşınca ilk konuşmamız babasından oldu haliyle..

 

Aradan aylar geçince, o ilk günkü işler bitince, günlük hayata dönünce, “Allah rahmet eylesin, iyi adamdı” sözleri yavaş yavaş seyrekleşip bir gün çekilip gidince, babasının yokluğunu daha iyi fark etmeye başladığından dem vurdu.

 

Bir yakınımızın, hatta çok yakınımızın diyeceğim,  ölümüyle karşılaştığımızda, etrafımızda kalan diğer sağlar ve yapılması gereken kimi mecburi işler (ölüyü yıkama, mezar yeri seçme, defin vs. gibi işler)  o ölüm acısının etrafında kısa süreli ve yapay bir güvenlik çemberi oluşturuyor. O çemberden, köşesinde bekleyen "mutlak acı" zaman zaman sızmaya çalışsa da tam oturmuyor içine insanın. Çember zayıflayınca ve hatta iyice kaybolunca, işte o zaman fark ediyoruz kayıpları...

 

*

 

James Joyce’un Kızkardeşler (The Sisters) hikâyesindeki o cümle geliyor akla:

 

 

 

‘It’s  when it’s all over that you’ll miss him,’ said my aunt.” (Dubliners, p.15.)

 

*

 

Özlüyorum…

 

***

Yorum (yok) Yorum yaz!

NEDEN BANA KARŞI BU KADAR MERHAMETLİSİN?

[17:40], 21.VIII.2007

 

NEDEN BANA KARŞI

 

BU KADAR MERHAMETLİSİN?

 

Öteden beri, herhangi bir eserin niteliği ile ilgili bir turnusol kâğıdım var: “Bende yazma isteği uyandırıyor mu?” Çok güvenilir olmayabilir ama benim de iyi kötü elimde tuttuğum terazi (turnusol kâğıdı mı demiştim) bu..

 

Ingmar Bergman (1918-2007) nefes alıyorken, yani ölmeden birkaç gün önce Yedinci Mühür’ü (The Seventh Seal) dün gece de Bir Evlilikten Manzaralar’ı (Scenes from a Marriage)  izledim..

 
 

 

Her ikisi de bende, hem kendileri hakkında hem de ilk bakışta filmle hiç ilgisi kurulamayacak birçok şey hakkında bir şeyler yazma isteği uyandırdı. Bir gün, mutlaka, daha yakından izleyip, her ikisi için de birer yazı yazmak istiyorum…

 

Nerede okuduğumu, kime ait olduğunu ve kelimesi kelimesine hatırlayamadığım bir söz var: “Büyük eserler, hatalarıyla sevaplarıyla, eksiklikleriyle fazlalıklarıyla büyüktür.”

 

Bu sözün içinde geçtiğini iyi hatırladığım bir kelime var: HAŞİV: Yani, yazıyı ve konuşmayı gereksiz ayrıntılarla uzatma, doldurma..

 

 

Belki de üç CD’den oluştuğu için Manzaralar başlamadan önce uzunluk ile ilgili bir önyargıyla oturdum ekranın karşısına ve filmi izlerken haşiv kelimesi zihnimde dolandı durdu. Evet, biliyorum, söylüyorlar, Bergman’ın tarzı bu(ymuş)… Ama “şaheser – haşiv” ilişkisi, ilginç geliyor bana… Yakından bakmaya değer…

 

Bir Evlilikten Manzaralar, bugüne kadar izlediklerim içinde (ne kadar film izledimse !! ) “aşk”, “evlilik”,  “boşanma”, “mutluluk”, “şiddet”, “sevgi”, “merhamet” , “şefkat”, “aldatma”, “monogami/poligami” vb. gibi kavram ve olgular arasındaki ilişkiyi irdeleyen en iyi filmdi..

 

*

 

Aşk-sevgi-şefkat-merhamet demişken, birkaç saat önce okumaya başladığım Paul Auster’den küçük bir alıntı:

 

- Neden bana karşı bu kadar merhametlisin, diye sorar.

- Çünkü seni seviyorum, der Anna. Bu kadar basit.

( Yazı Odasında Yolculuklar,  s.24.)

 

****

Yorum (yok) Yorum yaz!